YA DIŞINDASIN YA DA İÇİNDE
Fırat Arapoğlu
Sanat yapıtlarının üretildiği dönem içerisindeki konu, konumlar, üretim, dağıtım ve tüketim olgularına bağlı olarak biçimlendiğini söylemek bir nevi malumu ilam etmek olarak düşünülecek, ama sanatın en önemli işlevlerinden birisinin bir olguya/düşünceye dair farkındalık yaratmak olduğu düşünüldüğünde, sanatçının içinde yaşadığı dönemin önemi karşımıza çıkmaktadır. İşte bu noktada, 20.yy.’da başlayan ve etkisi ve sonuçları günümüzde devam eden kent ve kent yaşamı ile insan ve mekan ilişkisine dair etkin bir sunumu tanıtma görevini üstleniyorum: Deniz Aktaş ve Seçil Büyükkan’ın “İçinde/Dışında” başlıklı düet kişisel sergilerinden söz edeceğim.
Monolitik ve tekbiçimli bir form sunan kent yaşamının gösterdiği modern manzaranın altında yatan sınıf çelişkileri, dil, etnisite, kent yaşamı, soylulaştırma ve yıkım konuları Deniz Aktaş’ın çalışmalarında görünür kılınıyor. Modernist kentin içerdiği farklılıklar, ulus-devlet inşasında bir tepktipleşme sürecine akmaktayken, Aktaş’ın günümüz kenti üzerine olan sunumları, majörün içerisinde yer alan minörlükleri işaret etmekte. Espastaki yüksek binaların varlığı akla kapitalist modernitenin – ve onun neo-liberal ve neo-muhafazakar yapısının – dikey örgütlenmesini getirirken, içinde bulunduğumuz süreçteki hiyerarşik yapılanmanın hala devam ettiğini dair de ipuçları veriyor.
Peki ya renk kullanımı? Aktaş’ın çalışmalarındaki renklerin varlığı, Türk modernizminin kuruluşundan bu yana bürokrasiye sağladığı seçkinci- ve steril - konumun simgesi olarak “Beyaz Türk” tanımının muhalifi bir düşünceyi çağrıştırmakta; bu her ne kadar 2000’li yıllarla birlikte değişme sürecine girmiş olsa da. Tabii ki artık bürokrasinin inşası olan binalardan ziyade, paranın ve girişimin gücüne dayalı olarak simgeleşen binaları işaret etmekte. Tütün sarısının, kente göçü çağrıştırması, 1950’lerden bu yana Türkiye’de doğudan batıya doğru yoğun göçün ekonomik ve siyasal nedenlerini ele alma olasılığını yaratmakta.
Seçil Büyükkan ise mekan ve insan arasındaki ilişkiselliği sorguladığı işlerinde, bedenin bir tür damar haritasını çıkararak, figürlerin varlık durumlarını ve mekanla olan ilişkilerini ele alıyor. Mekanlar içerisinde sıkışan figürler, acaba o mekanlarda gerçekten özgür müdür? Yoksa mekanlar mı bireyi oluşturmaktadır? Diğer bir deyişle bireylerin mekan tarafından belirlenip, belirlenmediği olgusu Büyükkan’ın çalışmalarının ana yapısını oluşturuyor.
Kent gibi beden olgusu da başlı başına politik ve ekonomik bir konuyu işaret etmekte, zira kapitalist düzenin önemli bir kaynağı olan beden, biyo-politik içerisinde ele alınan bir konu. Birer kültürel üretim olarak biçimlendirilen beden, Maurice Merleau-Ponty’e bakarsak dünyanın varlığının da ispatı. Büyükkan’ın işlerinde ise bedenin iki türlü açılımla ele alındığı görülebilir. Bir yanda çeşitli vücut hareketlerinin gösterdiği gibi disiplin, eğitim, kontrol ve özellikle tıp konularına gönderme yapacak biçimde bedenin “iç”ini görebilmemiz – özellikle damar haritası bunun açık bir ispatı. Diğeri ise figürlerin mekanla olan ilişkilerine bakarak çıkarsayabileceğimiz ekonomik ve sosyal süreçler ile ilişki içerisindeki “dış beden”. İşte bu noktada bu düet serginin argümanını açık bir biçimde ortaya koymak olası görünüyor: Bir yanda Büyükkan’ın iç’e dair sorgulamaları, diğer yanda Aktaş’ın “dış”ın içi nasıl biçimlendirdiğini, iç’e dair olanları nasıl gizlemeye çalıştığına dair tespitleri.
Kent ve kent yaşamı, mekan ve insan ilişkileri belli bir toplumsal yapı içinde ve bu yapı tarafından üretilmektedir, bu gayet açık bir biçimde diyalektik bir süreç. Sanat, bir zamanlar kült nesnesi olarak üretilip, kolektif alımlanırken, Modernizm ile birlikte bu yapısı değişime uğramış, sanat nesnesi artık modern burjuva bireyin kendi kendini kavrayışını iletmeye başlamıştır. Belki de bu yüzden, Aktaş’ın kent görünümlerinde figürün olmaması ve Büyükkan’ın figürlerinin “yüz”süz olmaları, modern bireyin yaşadığı yabancılaşmanın nedenlerini ortaya koyar gibi. Post-endüstriyel bir ekonomi politik ve post-modern süreç içerisinde sanatçının etik rolü de en fazla bu olsa gerek. Her iki sanatçıda da gözlemlenen, sanatın içinde bulunulan durumu görünür kılma ve bunlara dair farkındalık yaratma işlevini fazlasıyla yerine getirmeleri. Gerisi izleyicinin bunlardan kendine ve topluma dair nasıl çıkarsamalarda bulunduğu ile ilgili.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder